Recep İvedik ve Yahşi Batı üzerine söyledikleriyle Türkiye'deki film eleştirmenleri kalitesizliklerini bir daha gösterdi.
Bu insanlar kendilerini neden geliştiremezler, neden oldukları yerde kasılıp kalmışlardır, neden kendi sınırlarını hiç zorlamaya çalışmazlar bu sorulara cevap aramamız gerekiyor.
Çünkü bunlar yazdıklarıyla, söyledikleriyle sadece kendilerini rezil etmekle kalsalar bir sakıncası gayet tabii ki yok ama bunlar insanların hayatta mutlu olmalarını da engelliyorlar. Bu yüzden bir an önce deşifre edilip engellenmeleri gerekiyor:
Türkiye'de film eleştirmenlerinin dökülmelerinin temel nedenleri şöyle:
1- Çoğu rol modeli olarak Atilla Dorsay'ı görüyorlar. İşin başlangıç noktası bu olunca eleştiri kalitesinin sadece aşağıya gitmesinden başka çaresi de kalmıyor.
2- Türkiye'de çok yaygın olan bir sorun film eleştirmenlerinde de vahim bir derece var. İnsanımız beynini kompartımanlara ayırmayı beceremez, gülünecek yerde düşünür, düşünecek yerde ise güler. Bu yüzden mizah okumakta zorlanır, bir filmin sadece güldürmek amacını taşımasını da anlayamaz. Filmde güldürmek amacıyla çekilen sahne yüzünden sinirlenip cinayet bile işleyebilir. Sinemaya gittiği vakit ben bu filmi sadece olabildiğince gülmek için seyredeceğim, bu film beni eğitme, vatanı kurtarma, halka doğru yolu gösterme amacını taşımıyor. 'Bu film bizi bilinçlendirmeyecek, sadece bizi güldürmeyi amaçlıyor, biz de kendimizi biraz rahat bırakırsak belki iki saatçik sadece gülmekle yetinmeyi başarabiliriz' diyemiyorlar bir türlü. Bazılarımıza bunu yapmak basit görünse de Türkiye'de en zor başarılan işlerden bir tanesi budur. Beyni kompartalize edebilmek, gelişmiş insanların başarabildiği bir iştir. Bunu yapamayanlar ise hiçbir konuyu doğru algılayamazlar, mutlu da olmazlar, olsa olsa Türkiye'de film eleştirmeni olurlar. Recep İvedik filmi ve Cem Yılmaz, halka beyinlerini kompartalize etmeyi öğretiyorlar. Halk öğrenmeye başladı ama eleştirmenlerden umut yok, onlar bunu öğrenemiyorlar.
3- Eleştirmenler ne hikmetse kendilerinin yüksek sanat anlayışının temsilcisi olduklarına inanırlar, onun için ikinci harfinin üstünde şapka varmış gibi telaffuz ettikleri halkın beğenisine hiç güvenmezler. Film eleştirmenleri aslında bale eleştirmeni olacak yerde yanlışlıkla film eleştirmeni olmanın sürekli ve derin acısını yaşıyor gibidirler. Filmlerde halk bir şeylere katıla katıla gülüyorsa bu onlar için sanat düzeyinin otomatikman aşağılara çekilmesi anlamına gelir. Genelde 'anal retentif' oldukları ve kendilerini sürekli kastıkları için basit olan komikliklere katiyen gülemezler ve böyle şeyleri A harflerinin üstünde yine şapka varmış gibi telaffuz ettikleri şekilde banal bulurlar.
4- Bunlar konusu ne olursa olsun her filmi bir Fellini seyrediyormuş gibi, bir Kurosowa duyarlılığı ile seyretmek için kendilerini zorlarlar. Ve amacı sadece eğlendirmek ve güldürmek olan filmleri anlayamazlar, sonunda yazdıkları da kabul görmeyince halkın da kendilerini anlayamadığından şikayet ederler. Banal halk ne olacak, onlardan bir şey de olmaz zaten.
5- Bir de hemen hepsi kendilerini yüce kanatın yandaşı ve asil olarak gördüklerinden filmlerde küfürlerden ve belaltı esprilerden aşırı rahatsız oluyormuş gibi davranırlar. Bu tür şeylerin banal, sıradan hayatların bir parçası olduğu ve böyle şeylere gülmenin de kimseye zararı olmadığını kavramaları mümkün değildir.
6- Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar hayatlarının hiçbir döneminde kendilerini halkı eğitmekle sorumlu görmediler. İyi ki de görmediler çünkü onlardan Türkiye'de çok sayıda maalesef var. Bu arkadaşlar halka bilinç vermek istemiyorlar ve belki de bu halkın eğitilebileceğine de benim gibi inanmıyorlar. Onlar bence eğitmenlerden ve sosyal bilinç vericilerden çok daha önemli bir iş yapıyorlar ve bizleri sadece güldürmeyi amaç edinmiş durumdalar. Ben bunları işte bu yüzden seviyorum, film eleştirmenleri de işte yine bu nedenden dolayı onları sevemiyorlar. Bu benim bazı yazılarım gelen bu kadar ciddi konu varken bu da yazılır mı tepkisiyle aynı şey. Belki de bu yüzden ben onları anlıyorum, seviyorum ve filmlerini izlerken iki saatliğine beynimi sadece gülmeye programlayarak sinemadan mutlu ayrılıyorum.
Film eleştirmenleri lütfen biraz zorlayın kendinizi, sınırlarınızı mümkünse aşın.
Aslında yapılacak iş gayet de basit. Sadece hayatın ciddiyetten ibaret olmadığı basit gerçeğini anlayacaksınız o kadar. Karmaşık hayatımızın bazen sadece düşünmeden anlamsızca gülmeye de ihtiyacı olduğunu kavrayacaksınız, anal retentif yaşamlardan çıkın kendinizi kasmayı bırakın, rahatlayın ve bizleri de rahat bırakın artık. Keyfimize limon sıkmayın, sizin sevmediğiniz her film gişe rekoru kırar bunu da unutmayın. Bunun da halkın banallığıyla ve düşük düzeyiyle açıklamaya çalışabilirsiniz tabii ki. Emin olun bu tavrınız sizi zor duruma düşürüyor.
Eleştirmenlere zorunlu ev ödevi
Şimdi eleştirmenlere kendilerini biraz geliştirmeye yardımcı olacak ve ne yazık ki kendilerine meslek olarak seçtikleri eleştirmenlik işinde biraz gelişmeleri için bir ev ödevi veriyorum.
New Yorker dergisinin efsanevi film eleştirmeni Pauline Kael'in hayatını ve yazılarını incelemeniz lazım. Müthiş bir film teorisyeni olan Pauline Kael, aynı zamanda bir filmi eğlenerek keyif alarak seyretmeyi bilirdi ve sıradan film izleyicisinin beklentilerine çok önem verirdi. Bu yüzden de diğer birçok eleştirmenin değersiz diye damgaladığı filmleri o övmüş ve sonunda o haklı çıkmıştır. Mesleğine bu bakışı nedeniyle Pauline Kael bir kitabına 'I Lost in The Movies' 'Filmlerde kaybettim' veya bir anlamıyla da 'Bekaretimi filmlerde kaybettim' başlığını koyabilmiştir. Gördüğünüz gibi o kendisini kasmıyor, çok rahat.
Cem Yılmaz ve Şahan kardeşim hepimiz biliyoruz ki bugünün Türkiye'sinde mizah yapmak insanları güldürmeye çalışmak son derece zor bir iştir. Siz eleştirmenlerin ve kendilerini halkın üzerinde görüp de bilinçlendirmekle görevli kılan insanların laflarına aldrmayın da doğru bildiğinizi yapmayı sürdürün lütfen.
En azından buna benim çok ihtiyacım var...